TÜRKÇENİN SIRLARI (NİHAT SAMİ BANARLI)

 

TÜRKÇENİN SIRLARI (NİHAT SAMİ BANARLI)

Türkçenin Sırları’na nasıl erdim?
ALİ ÇOLAK
‘Türkçenin Sırları’nı ilk okuyuşumun üzerinden 20 yıl geçti. Nihad Sami’nin ‘Benim Dünyam’ başlıklı yazısını hiç unutamadım. İçimde bir serinlik, dilimde bir ince tat olarak kaldı. O gün bugündür, kim bilir kaç kişiye salık verdim bu kitabı... Yeni basımını alıp bir kez daha okuyunca, üzerimdeki vefa borcunu ödemek istedim.

On yedi yaşındaydım ve Ankara’da, kâbuslar içinde iki yıl devam ettiğim Teknik Eğitim Fakültesi’nin birinci sınıfında, atölyedeki makine gürültülerinden, hesap kitap derslerinin sıkıntısından kurtulup nefes alabildiğim Türk Dili dersinde 30 yaşlarındaki naif ve zarif Türkçe öğretmenimizi dinliyordum. Bu derslerde bütün o kâbuslardan uzaklaşır, huzur bulurdum. Şimdi ne yazık ki adını hatırlamadığım Türkçe öğretmenimiz her hafta bir kitap getirir, oradan seçtiği parçaları okurdu. O gün, adını sonradan öğreneceğim bir kitaptan, seçtiği bir yazıyı okumuştu. Bazı kadınlar, şiiri değilse de düzyazıyı iyi okurlar. O ise muhteşem okuyordu. Şöyle başlıyordu yazı: “Sabun kokusunu yâhud sabundaki hafif ve güzel kokuyu sever misiniz?” Yazı bitti, başkalarını bilmem; ama ben büyülenmiştim. Ne anlatıyordu bu büyüleyici yazı? Şimdi ondan şu uzunca paragrafı alıntılamama müsaade edin: “Ben, bir sabun fabrikatörü olsam ve Türkiye’de iyi ve güzel kokulu bir sabun yapmayı düşünsem; bu sabunun adını Guta yâhud Küra koymaz; Kekik yâhud Köpük koyardım. Evlerimize, çamaşırlarımıza yalnız koku olarak değil, isim olarak da vatan topraklarından, vatan sularından yükselen bir ses dolsun isterdim... Eski Yunan tahayyülü güzellik tanrıçası Venüs’ü, Tanrı kanıyla deniz köpüğünün birleşmesinden yaratılmış sanıyordu. Bir Akdeniz medeniyeti milleti olan eski Yunan için bu tahayyül güzeldir. Ya Türk’ün güzellik sembolü kadın? Bana öyle gelir ki bizim güzel’imizde yalnız Türk kanı ve deniz köpüğü değil, onlar ölçüsünde bir râyiha ve bir nûr vardır: Türk’ün güzellik ve temizlik sembolü kadın, belki de sabun köpüğünden, gün veya ay ışığından ve yayla çiçeği kokusundan yaratılmıştır.”

Ders bitti. Bir süre kimse kıpırdamadı yerinden. Anlaşılan benim gibi diğer arkadaşlarımı da etkilemişti okunan metin. Hemen öğretmenin masasına koştum. Kitabı ve yazarını öğrenmeliydim. Nihad Sami Banarlı’nın Türkçenin Sırları’ydı bu kitap. Okuduğu parça da ‘Benim Dünyam’ adlı yazı. Dışarı çıktım, aylardan marttı. Eşine az rastlanır bir Ankara baharı yaşanıyordu. Bahçe, çiçek açmış ağaçlar, pamuk gibi karlarla kaplıydı ve gün ışıkları, çiçekli kar taneleri üzerinde dans ediyordu. Ömrümde böyle bir saadet anı hatırlamıyorum. Ve ben, dilimde o büyülü cümleler, karlar üzerinde sonsuz bir gezintiye çıkıyorum: “Türk’ün güzellik ve temizlik sembolü kadın, belki de sabun köpüğünden, gün veya ay ışığından ve yayla çiçeği kokusundan yaratılmıştır...” Böyle gönül çelici bir manzaranın içinde, bu sözlerin tesirinde kalmış, on yedi yaşında bir genç ne yapar? Ben söyleyeyim. Ankara’da değilse bile hayalinin sınırsız ülkesinde ‘sabun köpüğünden, gün veya ay ışığından ve yayla çiçeği kokusundan yaratılmış’ bir kadın arar durur.

Bana bu saadeti yaşatan “Türkçenin Sırları”, yıllarca elimden düşmeyen kitaplardan biri oldu. Sonraki edebiyat eğitimimde ve öğretmenlik yıllarımda sayısız arkadaşıma, öğrencime tavsiye ettim bu kitabı. Benden kitap tavsiye etmemi isteyen okurlarıma hep onu okumalarını salık verdim. Ve her seferinde fırsat buldukça beni büyüleyen o yazıdan, o paragrafı bulup okudum. Bu cümleleri okuyanların, bir parmak balın, bir şekerin tadını alır gibi Türkçenin lezzetini alacağını ve gerisini aramaya koyulacağını düşündüm. Bugün de böyle düşünür ve bu kitabı tavsiye ederim. O zamanlar Kubbealtı Neşriyatı’ndan çıkardı Türkçenin Sırları. Geçen aylarda yeni baskısı L&M Yayınları’ndan çıktı.

Türkçe’ye duyulan sevginin ürünü

Bana Türkçe kelimelerin içinde çınlayıp duran sesi haber veren ve neredeyse ‘ay ışığından ve kekik kokusundan yaratılmış kadınlar’ olduğuna inandıran Türkçenin Sırları nasıl bir kitaptı, neler anlatıyordu? Aslında hiçbir olağanüstülük taşımaz bu kitap. Nihad Sami Banarlı’nın 70’li yılların başlarında verdiği bazı konferansların çözümleriyle kimi dergi ve gazetelerde yayımlanmış yazılarını içerir. En büyük özelliği, Türkçe’ye duyulan sınırsız bir sevginin ürünü ve bu sevgiyi dilin tarihi seyri içinden seçilmiş zengin ve güzel metinlerle, şiirlerle örneklendirmiş olmasıdır. Banarlı, Türk edebiyatına ve Türkçe’ye milli bir romantizmin içinden bakar. Türkçenin musikisine ve ses güzelliğine hayrandır. 1970’lerde en alevli zamanlarından birini yaşayan ‘uydurma dil’ tartışmalarında Banarlı, mevcut Türk Dil Kurumu’nun en büyük muarızlarındandır ve kimi kelimelerin ‘eski’ yahut ‘Arapça kökenli’ denilerek Türkçe’den atılmak istenmesi karşısında ‘cansiperane’ mücadele vermektedir. ‘Öztürkçeciler’le ‘gericiler’in kamplara ayrıldığı ve dilin ideolojik bir kamplaşmaya kurban gittiği bir dönemde Banarlı’nın yaptığı, geçen asrın başlarında Ziya Gökalp’in dillendirdiği ve Atatürk’ün de ‘Güneş Dil Teorisi’nden geri adım atarak benimsediği ‘Türkçeleşmiş Türkçedir’ görüşünü savunmaktır. Bunu yapmanın yolu da Türkçenin ne kadar zengin, haddeden geçmiş, nüanslara sahip zevkli bir dil olduğunu ispat etmek; kelimelerin kökenine bakarak yapılacak bir tasfiyenin, dili fakirleştirip kabalaştıracağını ortaya koymaktır. Ona göre başka dillerden geçen kelimeler, artık milli bir sesle söylendiği için Türkçeleşmiştir ve asla dilden atılamaz. Banarlı, Türkçenin sırrının, bu dile girmiş her kelimenin asırlardır büyük ustaların dilinde ulaştığı mana zenginliği olduğuna inanır. Türkçenin Sırları, aynı zamanda, bir zamanlar dil üzerinde oynanan komik, acı ve anlamsız ideolojik kavganın vardığı noktayı gösterir. Kitaptaki keskince iddiaları, hatta feveranları, bu dönemde Türkçenin ‘milli’ sesini kaybedişi karşısında, yazarın duyduğu derin üzüntüye vermek gerekir diye düşünüyorum.

Türkçenin sahip olduğu hazineleri korumanın ve yaşatmanın sorumluluğunu duyan Banarlı’nın yazılarında bir edebiyat tarihçisinin zengin birikimini bulmak mümkündür. Türk edebiyatının bütün devrelerine hakim olan yazar, ilk Türkçe metinlerden Divan şairlerine, tekke ve halk şiirinden Tanzimat sonrasına, oradan da 20. asrın ortalarına kadar edebiyatımızın söz dağarcığından ve metinlerden çok çeşitli örnekler sunar. Türkçenin geniş atasözü ve deyimler atlasını gözler önüne serer. Mesela ‘düşmek’ kelimesinin sayısız anlam kapılarını açar. ‘Gül’ün sırrına uzanıp onun hangi anlam mertebelerinden geçip geldiğini anlatır. Şiirin geniş ikliminde, çiçek adlarının bin bir rengine dalar. Ali Şir Nevai’den Fuzuli’ye, ‘bahar’ın anlamını; Yolluk Tigin’den Yunus’a, Pir Sultan’dan Nef’i’ye ve Yahya Kemal’e ‘gönül’ün macerasını; ‘güzel’in yüzyıllar içinde aldığı renkleri anlatır. Kelimeler canlı birer varlıktır ve asırların rengine boyana boyana, halkın macerasını saklaya saklaya gelir. Yahya Kemal’in deyişiyle ‘Her halk kendi ikliminin lisânını söyler’. Türkçenin bir ‘İmparatorluk dili’ olduğunu ısrarla tekrar eden Banarlı, “Türk milleti tarafından fethedilen topraklar nasıl Türk vatanı olmuşsa aynı millet tarafından fethedilmiş kelimeler de öyle Türk kelimesi olmuştur... Bunlar bizim zafer ve şeref hâtıralarımızdır.” der bir yazısında. Sonra da ‘Dil Donkişotluğu’ dediği ‘özleştirme’ çabasının vardığı sonuçları, açtığı yaraları anlatır. O da Türkçenin ilim dili olarak sadeleşme, millileşme ve zenginleşme yolunda ilerleyeceğine inanır; ama bunun körü körüne bir ideolojik tutumla yapılmasına karşı çıkar. Son tahlilde vardığı nokta şudur: “Türkçe’de yeni mefhumlar için kullanılacak her yeni kelimenin Türkiye Türkçesi’nin fonetiğine, estetiğine ve gramerine uygun olması şarttır. Asla unutulmamalıdır ki Türkçe’ye girecek her kelime, dilde dünyanın en zevkli ve en sanatkâr milletine beğendirilecektir.”

Şükür ki artık 70’li yıllardaki kısır dil tartışmaları geride kaldı. Şimdi Türkçenin bambaşka meselelerini konuşuyoruz. ‘Global’ dünyada İngilizce’nin ve Batı dillerinin istilasını, gençlerin Türkçe konuşmaktan, okuyup anlamaktan uzak oluşlarını... ‘Türkçenin Sırları’nın yeni basımını alıp bakınca, 20 küsur yıl öncesinin hatırası canlandı gözümde ve bu kitabın bendeki hakkını ödemek için böyle bir yazı yazma gereği duydum. Artık uzak olduğumuz bir zamandan ve bambaşka bir iklimden yazılmış gibi duran bu kitap, öyle sanıyorum bugün ve yarın da okunacak ve okumaya duranlara dilimizin inceliklerine dair gül bahçeleri vaat edecektir.

Yorum Yaz